bir kent:
kaldırımlarıyla sarmaş dolaş gecelerinde on binlerce yüreği
o yalnızlıklara teslim alan kent! karbonmonoksit fonlarda
otobüs kuyruklarına savrulan nice keder ömrün büyük susuşlara,
müsvedde insanlıklara taşındığı...
farkında değildin! farkında değildi çoğunluğunuz, boğulmuştunuz,
boğuluyordunuz köşe başlarında çeyrek biletlerle pek de
ucuzlamış umutların korunduğu kent; varsıllıklardaki yoksullukların,
ağrılı yalnızlıkların, tutmamak için verilen sözlerin, terk edilmek
üzere sevilen kızların kenti... yirmi dört saatlik dostluklar, ego
mastürbasyonları ve hep hüzün taşıyan vapurlar..
o vapurlara ben binmedim, binmedim: binseydim batardılar!
o kent!
aşklarına ihbarcılar tüneyen.. kayıp kimliklerin, “kimse?”lerin kenti...
hani hiçbir taşıtında yerimin tam olmadığı ve hiçbir kadınını
öpmediğim yağmurlarında..
kalsam... bir kalsam yağmurlara, bir saçağın bile payıma düşmediği
ıslaklığın kenti... sonra kendine vurgun o deniz, çarparken sanki
tükürmesi avurtlarıma imbat rüzgarlarının; buğulu bir camımın
bile olmadığı ve çalmadan girebileceğim bir ev kapısının...
çünkü herkesin bir kenti vardır; herkesin bir adı gibi bir kenti vardır..
o kent!
vuran ve vuran... bana bir başıma bağırmayı susturan... katıp önüne
o kaypak rüzgarlarla sesimi, sesimi rehin alan! sonra bağırıp bütün
varoşlarında yakasını ellerimle tuttuğum vuruştuğum ve yenik düştüğüm...
ama öğrendim ki kentler yenik düşmezmiş insanlara. geç anladım;
önce vuruştum ve yenildim sonra...
o kent!
herkesin kendini, ısrarla hep kendini, yaşadığı, sonra kendine
kaldığı ve herkesin giderek kendinden kaçtığı... meydanında
göğüne gözlerimle bir dize yazarak bırakıp kaçtığım kent!
aramasınlar! o dizeyi ancak bulabilirim orada...
o kent, bir dizeye sığmıştır anılarımda...
hala menekşe gözlü kadınları vardır o kentin; türküleri, bayrakları,
bayram yerleri, resmi törenlerde kutlanan kurtuluş günleri ve daha
kurtarılamayış günleri... törenlerle yeni baştan, yeni baştan
kurtarılıp da, insanlarının yeni baştan kurtulamadığı sabahları hani
ıhlamur ve tarçın kokan...geniş çarşıları, düşleri anadolu kokan
konsomatrisleri ve ışıklı panolarla kuşatılmış ne azgın ve tutsak geceleri...
(herkesin bir kenti vardır. bir insanı sevmek gibidir bir kenti sevmek;
tanınmayan insan, gidilmeyen kent sevilebilir mi?)
herkesin bir kenti vardır... ya senin kentin?
hani sokaklarında bir misket için debelendiğin... yokuşlarında kiralık
bisikletlerin direksiyonunu bırakıp kendini ana caddelerine delice
saldığın kent... hani ilk sevgilinin, o liselinin küçük göğüslerine
ve iri düşlerine dokunarak uyumaya çalıştığı gecelerde sana semalardan
gülümsediği o günlerin kenti... ilk kez tıraş olduğun, ilk kez
yendiğin ya da yenildiğin...
sonra ter içinde yüreğinle yaşamla kavga! kavga peşinde koştuğu
ekmeği büyüdükçe kendisi küçülen insanlar arasında...
ve ilk sinema geceleri... sevgiliye dehşetle mırıldanan acemi aşk
sözleri... ilk sarhoşluk, ilk korkular, yanılgılar ve ilk sigara...
bir gün ölümle ilk tanışma:02’de gözlerin bağlı ilk alınışın; ilk
sorgu, ilk çarmıh, ilk çığlık ve ilk duruşma... tutuklu hüznüne ilk kez
patlayan bir flaşın gözlerini kamaştırmasını büsbütün unuttuğunda,
bir gazetede gözlerin kapalı çıkan ilk resmin... ilk görüşme,
ilk volta, ilk özlemler buram buram ve boğulurcasına...
sonrası nakarat; biliyorsun şimdi her şey nakarat! ikinci, üçüncü
aşklar, gözaltılar, yalnızlıklar, yanılgılar, ama “ilk”ler o kenttedir ve
hiçbir güç bu doğruyu değiştiremez çünkü herkesin bir adı gibi bir kenti....
bir sevda:
önceleri “...palas(!)” otelinin ağır açılan kapısından girip saklı
boğuntularımı hapsettiğim odanın kenti; senin kentin! oda no’su 305!
sabahları üç beş sandalyeli otel lobisinde bir çay, bir cigara içimi konuk
yüzün... sonra mesai çıkışlarıyla eve dönüş saatlerinde kıstırılmış
akşam merhabaları ve o çıplak, o deli sevda!
sonra o kente yeniden konuk geldim: akşamdı ve haziran... bir kaçak
gibi geldim, bekledim... geldiğinde o kent kadar üşüyordu ellerin;
ellerimi sana verdim; al dedim: -eti benim, ılıklığı senin sevgilim...
sonra düşmanlarımı anlattım sana; iz sürenleri gösterdim ardımda...
dedim çarmıhlar kuruludur hep benim aşklarıma; dedim yok bir şeyim,
bir şeylerim sevdadan başka...
ben o kente konuk geldim; akşamdı ve haziran. seni tepeden tırnağa
sevdim...
sen, o kent kokuyordun; dudaklarında o denizlerin tuzu, saçlarında
bulut katarları o kentin... saçların sarı mıydı? sarıydı... her telinde o
kentin baharları, o kaypak baharları...
yüzüme bir yer açtın yüzünde sen de; önce kokunu ezberledim,
sonra susuşlarını, duruşlarını bir bir... yürüdük o kentin bütün
rüzgarlarına bütün mezarlarına, bütün ağrılarına, puştluklarına karşı...
ne iri bir aşktım: gözlerin nereye ben oraya kadar aşk! gözlerin o
kentteydi senin; büyüktü o kent ve büyük aşk!
(üstüme üstüme geliyordu senin kentin; ama sana korkusuzdum,
sana ateş, sana kül, sana bela! sana korkusuzluğumla ben o korkuyu
yendim ve o kente konuk geldim...)
ve veda:
ihanetlere açılıyordu pencerelerin; yeni sesler, yeni aşklar
çağırıyordu seni, gitmeliydin... oysa ben gittim! mağlup bir sevgi
ve matem bıraktım o kente; ellerim uzaklarda kaldı, ya ellerin?
sen kıyısız bir ihanettin, belki de özetiydin bütün ihanetlerin....
orada bakmıştım ya o kuyruklara; o bezgin, o ürkek ve üşümüş
kalabalıklara, bakmıştım da, kendimi gösterip: -bu adamı bırakmam,
demiştim bu kuyruklara! alıp kaçırdım kaçırdım bendeki adamı
sonra... belki kısa mesafelerin feodal yürüyüşçüsüydüm; sığmazdım,
sığmazdım o kuyruklara!
giderken sevginin sol bileğinden kan sızıyordu ve kalbimde kan
bulaşığı bir güz; kalbimde sanki fırtınada yapraklar... sanıktın...
bir sevgiyi ağır yaralamıştın!
infazın o eylül ayına gömüldü ve anılara...
ihanet:1, sevgi:0, yer: o kent...
sevgi mağlup geldi!! o hep kazanırdı oysa... sonrası ne yazılır ne
anlatılır bir şey... ne yazılır, ne anlatılır?
daha her yıl eylül’ün avuçlarını her açışımda o aşkın enkazı duruyordu;
daha ateşti, ateşti sevginin göklerinde, küller ise susuyordu...
onun denizlerinde bir adam usulca çekiyordu ağlarını sulardan, genç
bir çift konak’ta öpüşüyordu, yaşlı fahişeler geçiyordu alsancak’tan,
kordon’dan; o kadın anılarda sapsarı gülüyordu... daha sevginin
bileklerinden kan sızıyordu...
artık yolları uzaktır o kentin; aramızda bin kilometre yol, nice
sıradağ durur ve unutulmuş gibi susan ihanetler anılarda vurulur, vurulur!
o kenti onunla birlikte yeniden sevmek artık ölmekten zordur;
o kendi şafağını kirletmiş bir ufuktur...!
öyle günler vardır ki ömürlerimizde, bir şey ansızın başlar ve
başlatmak düşer insana; bitince simsiyah bir matem ayak uçlarına...
işte bir kentti ve bir sevda!.. özlemi yitik, cürmü enkaz;
dağıtır rengini yalnızlıklara... bir kentti ve bir sevda: önce ağrılar
şimdi de anılarla...
bir kent, gidilince ve bir sevda, ayrılınca biter mi? Bir kent bitse bile,
bir sevda bitse bile, o kente ve o sevdaya gitmiş olmak bitmez ki...!
bir sevdanın son sözlerini yazdım şimdi ben ona....giderek küllenen
bir aşkın son direncini...
noktalama imleriyle sürüp giden bir oyuna benziyordu yaşam; noktalı
virgüllerle, soru imleriyle sürüp gideni ya da bir ünlemle, bir noktayla
apansız biteni yaşıyor insan...
çok şey başlar, çok şey biter... bitmeyen anılardır... anılar bitmeyi
bilmezler ve bir uğultu gibi savrulurlar yüreklerde, dinmezler...
bir sevdanın son sözlerini yazdın şimdi sen ona ve anılarla tütsülenen
bir aşkın son direncini! artık kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla;
yürü, arkana bakma, ama umursa; bazen anılara en çok yakışan elbise,
birkaç damla gözyaşıdır, unutma....!!!!!
YILMAZ ODABAŞI