Google
REKLAMMATİK'E ÜYE OL, SEN DE KAZAN!
The Hunger Site
HER 3.6 SANİYEDE BİRİSİ AÇLIKTAN ÖLÜYOR. ÖLENLERİN %75'İNİ 5 YAŞIN ALTINDAKİ ÇOCUKLAR OLUŞTURUYOR. SİTEYE GİRİP "Click Here to Give it's FREE" YAZAN BUTONA TIKLAYIP ÜCRETSİZ YİYECEK BAĞIŞLAYABİLİRSİNİZ...
The Hunger Site

YİTİRDİĞİN HERŞEYDE KAZANDIĞIN BİR ŞEY VAR, KAZANDIĞIN HERŞEYDE BİRAZ YİTİRDİKLERİN. BU YÜZDEN BİRİLERİ HEP ISINIP DURURKEN DİNMEZ ÜŞÜMELERİN...
YÜZÜNÜ ARADIM, GEÇTİM YILMAZ ODABAŞI

SUSKUNUM SANA

Hangi şiire başlasam suskunum sana
Dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun
Güneşte kavrulan bir kum tanesi
Çatlayan dudaklarım oluyor her gece
Yağmura suskun yaşamaya suskun
Haykırabilsem
Belki bir nehir köpürebilir sesimde
Silinebilir kuraklığın bütün izleri
Upuzun çöller vadileşebilir içimde
Hangi güzelliği özlesem suskunum sana
Yürek boşluğunda bir of kadar suskun

Özlüyorum seni masmavi
Koşuyorum sana bembeyaz

Ve kahroluyorum bir anda kapkara
Ah oluyorum
Of oluyorum
Ve susuyorum
Oysa haykırabilsem
Işık yumağı bir pınar olur soluğum
Hangi türküye uzansam suskunum sana
Ağıt ağıt, özlem özlem suskun
Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum
Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası

Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana
Zafer sabahlarında gece kadar
Bayram sabahlarında yas kadar suskun
Böyle güzelliklere de
Böyle suskunluklara da lanet olsun
Al bu suskunluğumu al artık
Al ki bütün gürültüler kahrolsun

 

ADNAN YÜCEL


Bayram çocuklar için mi?

Eskiden bayram yaklaştıkça heyecanlanır, gün sayardık.

Bayramlıklarımız kirlenmesin diye bazı oyunları oynamaktan

alıkoyardık kendimizi. Komşulardan aldığımız şekerler,

çikolatalar ne tatlı gelirdi bize.

 

Şimdi bayram tatilleri uzatılıyor, kimse evinde kalmıyor. Ya

tatile gidiyor ya da yatılı akraba ziyaretine. Çocuklarımız bir

türlü mutlu olamıyor ya da çok kısa sürüyor mutlulukları. Bu

bayram özellikle bir yere gitmedik. Hem biraz kafa dinleyelim

hem de gelen çocuklar geri dönmesin istedik. Bir çocuk dahi

çalmadı zilimizi. Sokakta evleri dolaşan çocuk grupları görmedim hiç.

 

İstisnalar hariç bayramda görmek istediklerimizi göremiyor,

görmek istemediklerimizle görüşüyoruz. Çocukların umurunda

değil yeni elbiseler, şeker-çikolata, verilen harçlıklar. Bayram

çocuklar için diyoruz ama birkaç gün okula gitmemiş olmak,

ödev yapmamak onların hoşuna giden.

 

Benim için bayramlar da, çocukluğum da çok uzak artık.

Ya sizin için?

İYİ BAYRAMLAR...


Sevdiklerinizle mutluluk, sağlık ve huzur dolu

bir bayram geçirin...

İYİ BAYRAMLAR...

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ

(1956-1994)

BAŞTA RAHMETLİ ÖĞRETMENİMİZ "YÜCEL BAYER" OLMAK ÜZERE

TÜM ÖĞRETMENLERİMİZİN ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN...

 

 

 

 

 


 

BİR KENT

bir kent:

kaldırımlarıyla sarmaş dolaş gecelerinde on binlerce yüreği

o yalnızlıklara teslim alan kent! karbonmonoksit fonlarda

otobüs kuyruklarına savrulan nice keder ömrün büyük susuşlara,

müsvedde insanlıklara taşındığı...

 

farkında değildin! farkında değildi çoğunluğunuz, boğulmuştunuz,

boğuluyordunuz köşe başlarında çeyrek biletlerle pek de

ucuzlamış umutların korunduğu kent; varsıllıklardaki yoksullukların,

ağrılı yalnızlıkların, tutmamak için verilen sözlerin, terk edilmek

üzere sevilen kızların kenti... yirmi dört saatlik dostluklar, ego

mastürbasyonları ve hep hüzün taşıyan vapurlar..

o vapurlara ben binmedim, binmedim: binseydim batardılar!

 

o kent!

 

aşklarına ihbarcılar tüneyen.. kayıp kimliklerin, “kimse?”lerin kenti...

hani hiçbir taşıtında yerimin tam olmadığı ve hiçbir kadınını

öpmediğim yağmurlarında..

 

kalsam... bir kalsam yağmurlara, bir saçağın bile payıma düşmediği

ıslaklığın kenti... sonra kendine vurgun o deniz, çarparken sanki

tükürmesi avurtlarıma imbat rüzgarlarının; buğulu bir camımın

bile olmadığı ve çalmadan girebileceğim bir ev kapısının...

çünkü herkesin bir kenti vardır; herkesin bir adı gibi bir kenti vardır..

 

o kent!

 

vuran ve vuran... bana bir başıma bağırmayı susturan... katıp önüne

o kaypak rüzgarlarla sesimi, sesimi rehin alan! sonra bağırıp bütün

varoşlarında yakasını ellerimle tuttuğum vuruştuğum ve yenik düştüğüm...

 

ama öğrendim ki kentler yenik düşmezmiş insanlara. geç anladım;

önce vuruştum ve yenildim sonra...

 

o kent!

 

herkesin kendini, ısrarla hep kendini, yaşadığı, sonra kendine

kaldığı ve herkesin giderek kendinden kaçtığı... meydanında

göğüne gözlerimle bir dize yazarak bırakıp kaçtığım kent!

aramasınlar! o dizeyi ancak bulabilirim orada...

o kent, bir dizeye sığmıştır anılarımda...

 

hala menekşe gözlü kadınları vardır o kentin; türküleri, bayrakları,

bayram yerleri, resmi törenlerde kutlanan kurtuluş günleri ve daha

kurtarılamayış günleri... törenlerle yeni baştan, yeni baştan

kurtarılıp da, insanlarının yeni baştan kurtulamadığı sabahları hani

ıhlamur ve tarçın kokan...geniş çarşıları, düşleri anadolu kokan

konsomatrisleri ve ışıklı panolarla kuşatılmış ne azgın ve tutsak geceleri...

 

(herkesin bir kenti vardır. bir insanı sevmek gibidir bir kenti sevmek;

tanınmayan insan, gidilmeyen kent sevilebilir mi?)

 

herkesin bir kenti vardır... ya senin kentin?

 

hani sokaklarında bir misket için debelendiğin... yokuşlarında kiralık

bisikletlerin direksiyonunu bırakıp kendini ana caddelerine delice

saldığın kent... hani ilk sevgilinin, o liselinin küçük göğüslerine

ve iri düşlerine dokunarak uyumaya çalıştığı gecelerde sana semalardan

gülümsediği o günlerin kenti... ilk kez tıraş olduğun, ilk kez

yendiğin ya da yenildiğin...

 

sonra ter içinde yüreğinle yaşamla kavga! kavga peşinde koştuğu

ekmeği büyüdükçe kendisi küçülen insanlar arasında...

 

ve ilk sinema geceleri... sevgiliye dehşetle mırıldanan acemi aşk

sözleri... ilk sarhoşluk, ilk korkular, yanılgılar ve ilk sigara...

bir  gün ölümle ilk tanışma:02’de gözlerin bağlı ilk alınışın; ilk

sorgu, ilk çarmıh, ilk çığlık ve ilk duruşma... tutuklu hüznüne ilk kez

patlayan bir flaşın gözlerini kamaştırmasını büsbütün unuttuğunda,

bir gazetede gözlerin kapalı çıkan ilk resmin... ilk görüşme,

ilk volta, ilk özlemler buram buram ve boğulurcasına...

 

sonrası nakarat; biliyorsun şimdi her şey nakarat! ikinci, üçüncü

aşklar, gözaltılar, yalnızlıklar, yanılgılar, ama “ilk”ler o kenttedir ve

hiçbir güç bu doğruyu değiştiremez çünkü herkesin bir adı gibi bir kenti....

 

bir sevda:

 

önceleri “...palas(!)” otelinin ağır açılan kapısından girip saklı

boğuntularımı hapsettiğim odanın kenti; senin kentin! oda no’su 305!

sabahları üç beş sandalyeli otel lobisinde bir çay, bir cigara içimi konuk

yüzün... sonra mesai çıkışlarıyla eve dönüş saatlerinde kıstırılmış

akşam merhabaları ve o çıplak, o deli sevda!

 

sonra o kente yeniden konuk geldim: akşamdı ve haziran... bir kaçak

gibi geldim, bekledim... geldiğinde o kent kadar üşüyordu ellerin;

ellerimi sana verdim; al dedim: -eti benim, ılıklığı senin sevgilim...

 

sonra düşmanlarımı anlattım sana; iz sürenleri gösterdim ardımda...

dedim çarmıhlar kuruludur hep benim aşklarıma; dedim yok bir şeyim,

bir şeylerim sevdadan başka...

 

ben o kente konuk geldim; akşamdı ve haziran. seni tepeden tırnağa

sevdim...

 

sen, o kent kokuyordun; dudaklarında o denizlerin tuzu, saçlarında

bulut katarları o kentin... saçların sarı mıydı? sarıydı... her telinde o

kentin baharları, o kaypak baharları...

 

yüzüme bir yer açtın yüzünde sen de; önce kokunu ezberledim,

sonra susuşlarını, duruşlarını bir bir... yürüdük o kentin bütün

rüzgarlarına bütün mezarlarına, bütün ağrılarına, puştluklarına karşı...

ne iri bir aşktım: gözlerin nereye ben oraya kadar aşk! gözlerin o

kentteydi senin; büyüktü o kent ve büyük aşk!

 

(üstüme üstüme geliyordu senin kentin; ama sana korkusuzdum,

sana ateş, sana kül, sana bela! sana korkusuzluğumla ben o korkuyu

yendim ve o kente konuk geldim...)

 

ve veda:

 

ihanetlere açılıyordu pencerelerin; yeni sesler, yeni aşklar

çağırıyordu seni, gitmeliydin... oysa ben gittim! mağlup bir sevgi

ve matem bıraktım o kente; ellerim uzaklarda kaldı, ya ellerin?

 

sen kıyısız bir ihanettin, belki de özetiydin bütün ihanetlerin....

 

orada bakmıştım ya o kuyruklara; o bezgin, o ürkek ve üşümüş

kalabalıklara, bakmıştım da, kendimi gösterip: -bu adamı bırakmam,

demiştim bu kuyruklara! alıp kaçırdım kaçırdım bendeki adamı

sonra... belki kısa mesafelerin feodal yürüyüşçüsüydüm; sığmazdım,

sığmazdım o kuyruklara!

 

giderken sevginin sol bileğinden kan sızıyordu ve kalbimde kan

bulaşığı bir güz; kalbimde sanki fırtınada yapraklar... sanıktın...

bir sevgiyi ağır yaralamıştın!

 

infazın o eylül ayına gömüldü ve anılara...

 

ihanet:1, sevgi:0, yer: o kent...

 

sevgi mağlup geldi!! o hep kazanırdı oysa... sonrası ne yazılır ne

anlatılır bir şey... ne yazılır, ne anlatılır?

 

daha her yıl eylül’ün avuçlarını her açışımda o aşkın enkazı duruyordu;

daha ateşti, ateşti sevginin göklerinde, küller ise susuyordu...

 

onun denizlerinde bir adam usulca çekiyordu ağlarını sulardan, genç

bir çift konak’ta öpüşüyordu, yaşlı fahişeler geçiyordu alsancak’tan,

kordon’dan; o kadın anılarda sapsarı gülüyordu...  daha sevginin

bileklerinden kan sızıyordu...

 

artık yolları uzaktır o kentin; aramızda bin kilometre yol, nice

sıradağ durur ve unutulmuş gibi susan ihanetler anılarda vurulur, vurulur!

o kenti onunla birlikte yeniden sevmek artık ölmekten zordur;

o kendi şafağını kirletmiş bir ufuktur...!

 

öyle günler vardır ki ömürlerimizde, bir şey ansızın başlar ve

başlatmak düşer insana; bitince simsiyah bir matem ayak uçlarına...

işte bir kentti ve bir sevda!.. özlemi yitik, cürmü enkaz;

dağıtır rengini yalnızlıklara... bir kentti ve bir sevda: önce ağrılar

şimdi de anılarla...

 

bir kent, gidilince ve bir sevda, ayrılınca biter mi? Bir kent bitse bile,

bir sevda bitse bile, o kente ve o sevdaya gitmiş olmak bitmez ki...!

 

bir sevdanın son sözlerini yazdım şimdi ben ona....giderek küllenen

bir aşkın son direncini...

 

noktalama imleriyle sürüp giden bir oyuna benziyordu yaşam; noktalı

virgüllerle, soru imleriyle sürüp gideni ya da bir ünlemle, bir noktayla

apansız biteni yaşıyor insan...

 

çok şey başlar, çok şey biter... bitmeyen anılardır... anılar bitmeyi

bilmezler ve bir uğultu gibi savrulurlar yüreklerde, dinmezler...

 

bir sevdanın son sözlerini yazdın şimdi sen ona ve anılarla tütsülenen

bir aşkın son direncini! artık kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla;

yürü, arkana bakma, ama umursa; bazen anılara en çok yakışan elbise,

birkaç damla gözyaşıdır, unutma....!!!!!

 

YILMAZ ODABAŞI

NE GÜZEL ŞEY HATIRLAMAK SENİ

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,

kendisi değil

edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :

bir çekmece

bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine

sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...


23 Eylül 1945

 

NAZIM HİKMET RAN

Sen ki çocuk halimsin...

Sen ki çocuk halimsin...
İstenilen ve arzulanan her şeyin penceresinden bakarak dünyaya...
Bu ters yüz olmuşluğun içinde gözlerin açık ölüyorsun...
Bu tükenen yaşayışların yerine kahroluyorsun...
Hüzünlü, yalnız ama direncin serinliğine dalıyor gözlerin...
Sende biten her ışıltıyı akıtarak...
Bu yüzden sen benim susarken konuşan halimsin...
Ve bu yüzden sen, dağların düşerken gölgesinde...
Şerefli galibiyetle gözlerini açacağı en duru yurtsun...
Ve bu yüzden keşfedilmemiş yakalanmayı bekleyensin...
Arzularımızın tutsaklığına yakın duran hayalisin...

Cümlelerimdeki üç noktam...
Benliğimindeki virgülüm,
Yokluğuna susarken konuşan halimsin...

 

alıntı

 

GİDERSEN YAŞAYAMAM

Bana elini uzat

Kurtar beni bu dipsiz, kör kuyudan

Kör karanlıktan

Dokun ellerime

Bak ellerim yanıyor, ellerim kanıyor

 

Sen benim iki gözüm

Elim, ayağım, yüreğimsin

Gittiğinde düşüyorum, üşüyorum

Kör oluyor gözlerim göremiyorum

Yüreğim atmıyor, ayaklarım tutmuyor

 

Gel gözüm ol, ellerini ver bana

Bana sarıl, sen olmayınca

Bacaklarım beni taşımıyor

Gözlerime bak

Senden başkasını görmüyor

Her an, her yerde hep seni arıyor

 

Bana yüreğini ver

Seni sevmekten, özlemekten, beklemekten

Bu yürek bana yetmiyor

 

Dur gitme!

Tamam tutma ellerimi, bakma gözlerime

Sarılma bana, yüreğini verme, bana yaklaşma tamam

Ama gitme!

 

Gidersen dayanamam, gidersen kurtulamam bu yangından

Gidersen yaşayamam...

Gidersen yaşayamam...

 

Rabia Aktaş


 

SENİ ÖZLÜYORUZ ATAM...


"İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici
Mustafa Kemal... İkincisini 'ben' kelimesiyle ifade edemem;
o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir,
yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir
topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim
teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.
O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması
ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur! "

KEMAL ATATÜRK

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

TATİLBELDELERİMİZ
Ödüllü Bilgi Yarışması free counters
BANNERIMI SİTENİZE EKLEMEK İSTERSENİZ
RAKTAS